Gizli Ajan Olsaydınız

Colin Firth Kingsman Gizli Servis

Colin Firth, James Bond vari şık giyimiyle ve centilmen tavırlarıyla karşımızda.

Kingsman: Gizli Servis, bağımsız bir karşı istihbarat örgütünün yapısını ve genç bir sokak serserisinin bu örgüte katılışını ve dünyayı kurtarmalarını anlatan bir aksiyon filmi. Matthew Vaughn onu Kick-Ass, X-Men: Birinci Sınıf ve Yıldız Tozu filmlerinden biliyoruz. Yönetmen bu sefer başka bir çizgi romana el atıyor.

Kingsman, klişeleşmiş dünyayı kurtarma hikayelerinden biri. Hikaye olarak pek bir şey sunmuyor. Ama görselliği doyurucu bir film. Efektlerin kullanımı ve dövüş sahneleri kaliteli denecek seviyede ve pek açık vermiyor. Slow motion ve bulanık hiper kinetik çekimleri ile Guy Ritchie tarzı bir tad bırakıyor. Ve tabi ki şiddet dolu bir film. James Bond referansları ise satirik espriler içeriyor.

Kingsman Gizli Servis

Hart, Eggsy’i yetiştiriyor.

Hikaye, Londra’da başını belaya sokan bir sokak serserisi Eggsy’yi (Taron Egerton) konu alıyor. Eggsy’nin babası o küçükken ölen bir Kingsman ajanı. Kingsman’in kayda değer simalarından Harry Hart (Colin Firth) Eggsy’yi tutuklandığı bir sırada kurtarıyor. Ve onu bir Kingsman ajanı olarak yetiştirmeye başlıyor. Genç izleyici kitlesi için sıfırdan ajan olmanın nasıl bir duygu olacağını tasvir eden bir film. Tabi ki, gerçekçi eğitimlerden bahsetmiyoruz.

Bu esnada Kingsman örgütünü uğraştıran internet milyarderi Valentine (Samuel L. Jackson) isimli bir karşıt karakterimiz var. Valentine özünde dünyanın iyiliğini düşünen birisi. Ama insanoğlunun dünyanın en büyük düşmanı olduğunu düşünüyor. Ve insanların bir kısmının dünya için öldürülebileceğini böylece dünyanın kurtarılabileceğini planlıyor. Bu doğrultuda ucuza satacağı bir cep telefonu tasarlıyor. Telefonların yayacağı bir sinyalle insanların bazı sinirlerine bir komut verecek. Ve akabinde insanlar birbirleriyle ölesiye bir kavgaya tutuşacaklar. Çılgın dünyayı yok etme fikirleri. Valentine tam olarak Austin Powers filmleri tarzında bir düşman. Zaten film de bir süre sonra aptallıklar ve absürtlükler üzerine kurulan komik bir ajan filmine dönüşüyor. Neden tüm kötüler dünyayı yok etmek istiyor?

Kingsman: Gizli Servis’in en çekici yanı bir Colin Firth filmi olması. Yine James Bond filmlerinin eski tadını kaybettiği bir zamanda eski centilmen ajan hikayesinin kullanılması. Öte yandan James Bond ya da akyion filmi sevmeyenlere iyi bir deneyim olmayacaktır.

Güzel seyirler.

Marslı

Ares 3 astronot ekibi bir kum fırtınası esnasında Mars’ı acilen terk etmek zorunda kalıyor. Bu esnada astronot Mark Watney  gemiye ulaşamıyor ve bir kaza sonucu ölüyor. Fakat onu terk eden ekibinin bildiğinin aksine o halen hayatta. Herhangi bir insanla iletişime geçmeyi başaramıyor. Artık Ares 4 ismindeki bir sonraki  Mars görevine kadar hayatta kalması gerekiyor. 4 yıl boyunca.

Mark Watney, botanik bilim adamı Mars'ta patates yetiştirmeye başarabilecek mi?

Mark Watney Mars’ta yiyecek yetiştirmeyi başarabilecek mi?

Marslı ya da orijinal ismi ile The Martian, bu sene Ekim ayında vizyona girecek Ridley Scott filmi. Belki de duymuşsunuzdur! Andy Weir‘in aynı isimli kitabından uyarlanacak bir eser. Anlaşılan o ki, Weir’ın ilk kitabı Marslı çok satanlar listesine girdiğinde ünlü yönetmen Ridley Scott’un da ilgisini çekmeyi başarıyor.

Weir’ın aslında bir roman yazarı değil. Kendisi bir bilgisayar programcısı. AOL ve Blizzard gibi firmalar için çalışmış biri. Bilirsiniz Warcraft 2 ekibinden biri. Yine ulusal nükleer enerji laboratuvarlarında çalışmışlığı var. Bu ona bir bilim kurgu romanı yazmak için bir altyapı sağlıyor. Kendisinin bir roman yazarı olmamasının hem artı hem de eksi yönleri var.

Öncelikle kitap günlük dilde yazılmış. Bu açıdan akıcı ve mizahi bir içeriğe sahip. Ve kendine ilgi çekici bir konu buluyor. Marsta herkesin öldüğünü sandığı bir adamın hayat mücadelesine tanık oluyoruz. Robinson Cruise ya da İki Yıl Okul Tatil gibi eserlerin ıssız bir adada mahsur kalma temasını Mars gezegenine taşıyor. Bu güzel bir tad veriyor.

Bir romancının klişe kalıplarından kurtulmasına rağmen, Weir’in deneyimsizliğin verdiği dezavantajlar da var. Bunlardan birisi olayları çözmek için hep aynı yolu aşındırması oluyor. Bu bir süre sonra sıkıcı bir hale geliyor. Yan hikayelerin zayıflığı ve eksikliği de bunu en fazla körükleyen etkenlerden birisi. Merak öğelerini yerleştirmedeki deneyimsizlik kitabın kurgusunu zayıflatıyor.

Filme dönecek olursak, sağlam bir iskelete sahip olmayan bir hikaye Drew Goddard‘ın senaristliğine emanet ediliyor. Kendisi Dünya Savaşı Z ve Canavar gibi filmlerin senaristi. Açıkçası bu pek iç açıcı değil. Net olarak söylenebilir ki, Amerika ve NASA propagandası yapan başka bir gişe filmi bizleri bekliyor. Yine de kitaptaki mizahi anlayış sürdürülebilirse izlemesi hoş bir film ortaya çıkacaktır.

Matt Damon Marslı filminin ana karakterini canlandırıyor

Matt Damon Marslı filminin ana karakterini canlandırıyor

Matt Damon filmin başrol oyuncusu. Ve Mars’ta hayatta kalmaya çalışan Mark Watney isimli astronotu canlandırıyor. Yakın bir tarihte kendisini Yıldızlararası filminde astronot rolüyle görmüştük. Bence Yıldızlararası filmindeki en iyi performans Damon’a aitti. O filmde de Jessica Chastian ile beraber rol almışlardı.  O yüzden filme yabancılık çekmeyecektir. Fakat kitapta Mark Watney biraz alaycı ve haylaz bir izlenim veriyor. Damon ciddi yapısına bunu ne kadar oturtabilecek hep beraber göreceğiz. Bunun dışında genel itibarıyla deneyimli oyunculardan oluşan kadro filmi kotaracaktır.

Hayatta kalma ve bilim kurgu günümüzde popüler taslaklar. Oyun dünyasında da ARK: Survival Evolved ve H1Z1 gibi oyunların popülerliği buna güzel bir örnek. Dead Man Walking isimli televizyon dizi mi bunu başlattı? Bilemiyorum. Fakat bilinen bir şey var ki, hayatta kalma arzusu insanın 4 ana geninden biri. Ve doğru kullanıldığında iyi bir satış gerçekleştirebiliyor.

Toparlarsak, Marslı’dan Yıldızlararası tarzı bir etki yaratması bekleniyor. Ridley Scott’un o günleri geride kalsa da, kitabın hayranları bu tarz bir etkiye büyük katkıda bulabilir. Mizahi bir uzay macerası bizleri bekliyor. Senaryonun sağlamlığını ise birlikte test edeceğiz.

Güzel seyirler.

Aynı Hikaye, Farklı Gün

Zafer (Cem Yılmaz), warez işine veda etmeye karar veriyor.

Cem Yılmaz, yeni filminde ana karatkeri Zafer ile karşımıza çıkıyor.

Pek Yakında, hayatını rayına koymaya çalışan Zafer (Cem Yılmaz) adında bir adamın hikayesi. Zafer, ne aile ilişkisinde ne de mesleki hayatında belli bir düzen kuramıyor. Son bir umut, bir senaryo projesi ile işleri yoluna koymaya uğraşıyor. Bakalım bu sefer ne kadar başarılı olabilecek? Bu uğraş esnasında geçmişi ve çelişkileri peşini bırakacak mı?

Absürt komedi tarzındaki film Cem Yılmaz imzası taşıyor. Yılmaz, senaryo, yönetmenlik ve başrol gibi kısımların hepsini üstleniyor. Bu da filme tamamen kendi ağırlığını vermesine sebep oluyor. Hikaye Yılmaz’ın eski filmlerine yakın, oyuncuların büyük bir kısmı aynı.

Konusu

Senaryo için ilk çalışmalar

Senaryo için ilk çalışmalar

Zafer korsan dvd satarak geçimini sağlıyor. Yasal olmayan mesleği yüzünden karısı ile ayrılma noktasına geliyor. Tesadüfen rastladığı Ahben’in (Zafer Algöz) yıllardır filme alamadığı senaryosunu prodükte etmeye karar veriyor. Bunu hem korsancılık sektöründen bir kurtuluş hem de karısı ile arasını düzeltme fırsatı olarak görüyor. Ve hayatında bir dönemeçe giriyor.

Cem Yılmaz kendi rolü için saf iyi ve doğru yolu gösteren klişe bir karakter oluşturmuyor. Karakteri daha derin bir yapıya sahip. Hayatta dikiş tutturamayan ve rüzgarda savrulan biri.

Absürt komedi senaryosu nasıl olmalı?

İlk 15 dakikasında mükemmel bir dramatik kompozisyonla karşılaşıyoruz. Bu şekilde devam edebilse belki de Türk sinema tarihinin klasikleri arasına girebilecekken umursamaz bir tavır takınıyor. Ve absürt komedi tarzına dönüşüyor. Bu kadar güzel başlayıp 180 derece dönen başka bir film yoktur.

Absürt komedi konusunda yeterince güçlü değil. Bu türde Monty Python ve Şarküteri gibi klasikler akla geliyor. Yakın zamandan güzel bir örnek olarak Felekten Bir Gece‘de bu filmler arasında yerini alıyor. Bu filmler kendi içerisinde bir mantığa sahip, ne yaptığını kendince açıklayabilir. Öte yandan Pek Yakında filmi yaptığı absürtlükleri açıklamakta yetersiz. Kısacası filmin ne kendi içinde ne de gerçek dünyada tutarlı bir gerçekçiliği var.

Karakter derinliği seyirciyi filme çekmekte ne kadar etkili?

Mükemmel başlangıcın ana nedeni iyi yazılmış ve seyirciyi hikayenin içine karakterler. Türk sinemasının sorunlarına dair gerçekçi ince dokunuşlar. Başlangıç bölümü karakterlerin tanıtımına ayrılıyor. Peki nasıl insanlar tanıyoruz?

Cengiz Bozkurt, Suat rolüyle karşıt karakteri canlandırıyor.

Cengiz Bozkurt, Suat rolüyle karşıt karakteri canlandırıyor.

Ahben, Sunset Bulvarı filmindeki Norma Desmond karakteri ile büyük benzerlikler taşıyan bir karakter. Yıldızı sönmüş bir insanın eski günlerini arayışı ve son bir proje denemesi. Özkan Uğur’un oynadığı  Ejder karakteri daha nevi şahsına münhasır biri. Eski Türk filmlerine sanat ekipmanı, dekor ve köstüm tedarik eden bir dükkanı var. Ve yeşilçam koleksiyonculuğu da yapıyor. O da teknolojinin gelişimi ile (CGI vb.) unutulmaya yüz tutmuş bir sima.

İlk zamanlarda bu derin karakterlerle ciddi bir tarzda ilerleyen bir film var. Daha sonra işler film çekimlerine gelince Boğaç Boray (Ozan Güven) gibi klişe nüanslarla süslenmiş yüzeysel bir karakter karşımıza çıkıyor. Suat (Cengiz Bozkurt) karakteri ilk görüntü itibariyle Erdal bakkal hissiyatını veriyor. Bunda tekrar bir komedi karakteri oynaması veya ses tonu  değişikliğinin pek olmamasının etkeni olabilir. Sanki Leyla ile Mecnun dizisinde başka bir fantastik sahne izliyoruz da Erdal bakkal yine tarz değiştirmiş gibi duruyor. Tabi ki, Peter Sellers gibi şekilden şekile girmesi beklenemez. Fakat aynı dizide rol arkadaşı Ahmet Mümtaz Taylan Kelebeğin Rüyası filminde bu hissiyatı iyi kapatıyordu.

Ünlü oyuncuların filmde bir anda görünüp çıkması (cameo) filme bir güzellik katmamış. Cameolar olmasa idi film ne kaybederdi? Belki bir kaç reklam eksik kalırdı. Filmdeki reklam yoğunluğu düşünüldüğünde iyi de olurdu. Film içecek firmaları tarafından ele geçirilmiş.

Sona doğru gelirken

Hastane ziyaretindeki sahne hatırlanırsa yönetmenin dramaturjiye pek de önem verdiği söylenemez. Filmler gerçeğin bir yansıması olmalı. Sanat, gerçeği hiçbir zaman yakalayamacak olsa da ona en yakın olanı yakalama gayesi gütmeli. Tabi ki, sinema sanatı bir çok damak tadına ve geniş yelpazede özgün anlatımlara tanık oluyor. Ve bunlardan kimileri başarılı da oluyor. Bu da sinema sanatında kesin doğru diye keskin kenarların olmadığının göstergesi.

Kısacası, film dolu dolu başlayıp, mesajlarını verip sonra makarasına bakıyor. Bir yerden sonra mantık aramadan izleyebileceğiniz bir film. Arada zekice esprilere ve güzel nüanslara sahip. Cem Yılmaz’ın diğer filmlerine yakın bir konusu var. Gişeyi hedefleyip başaran bir film. Absürt komedi ve trajikomik olma arasında gidip geliyor. Bu esnada dramatik geçişleri pek sağlam değil.

Güzel seyirler…..

Yıldızlararası ve Muhafazakarlar

Yıldızlararası ya da Interstellar, Christopher Nolan‘ın hayranlarını tatmin eden son filmi. Yakın gelecekte geçen bu bilim kurgu filmi ana çelişkisini soyu tehlike altında olan insan ırkından alıyor. Daha doğrusu ömrü tükenmekte olan bir dünya. Ve bu insanları yeni arayışlara itiyor.

Yıldızlararası teserakt tesseract

Dünya’yı kurtarmak için yola çıkan Cooper’ın uzay macerası.

Cooper, NASA‘nın emekliye ayrılmış en iyi eski astronotlarından biri. İki çocuğu ve kayın babası ile çiftçi yaşamı sürüyor. Ama içinde hep astronotluk günlerine dair bir özlem var.  Kimden gönderildiği bilinmeyen bir mesaj ile gizli bir NASA üssünün yerini keşfediyor. Çünkü başarısızlıkları sonrası NASA, gereksiz masraf oluşturduğu için, halk tarafından eleştirilere maruz kalmış ve kapatılmış bir kurum. Fakat burada devlet tepki çekmemek için gizliden kuruma yardım ediyor.

Mısır tarlaları, vefat etmiş anne, küçük çocuk tasviri ve keşfedilen bir yer. Bu tema İşaretler filmini fazlaca anımsatıyor. Tutan bir filmin ana öğeleri. Fakat Interstellar’ın en büyük eksiği sürekli ben bir filmim diye izleyiciye bağırması. Son sekansa kadar filme kendinizi kaptıramıyorsunuz. Bunda birçok etmen olabilir.

Cooper ve çocuklarının mısır tarlaları içindeki kovalamacası başarılı oluyor.

Cooper ve çocuklarının mısır tarlaları içindeki kovalamacası başarılı oluyor.

İlki başlangıç itibariyle aile tablosunun istenilen gerçeklikten uzak yapay bir izlenim vermesi. Yine de mısır tarlalarına arabayla girilen sahne ayrı tutulmalı ki oldukça zevkli. Bir diğer etmen uzay istasyonundaki dekorların yavanlığı. Filmde kendini doğrular nitelikte fırlatma esnasında kontrol odası gibi görüntüleri es geçip geçiştiriyor. Ve direk fırlatılan roketten tek kare ile uzaya gidiyoruz. Bu yavanlığı gerçek NASA tesisleri resimleri kontrol ederek doğrulayabilirsiniz.

Oyunculuk ve Karakter Zayıflıkları

Malesef oyuncularının neredeyse tamamının zayıf kaldığı bir film ile karşı karşıyayız. Matt Damon haricinde kimse sahneye hakim olup seyirciyi kendine çekemiyor. Profesör Brand karakterinin klişeliği Michael Keane’in oyunculuğunu ciddi etkiliyor. Murphy’nin büyümüş hali hep gerilimli ve duygusal anlarda karşımıza çıktığı için keza seyirciyi avucuna alıyor. Anne Hathaway ise filmin en zayıf halkası. Eğer kendisine özel bir hayranlığınız yoksa astronot rolüne ne kadar eğreti durduğunu fark edebilirsiniz.

Anne Hathaway Yıldızlararası

Anne Hathaway filmde astrofizikçi Amelia rolünde.

Profesör Brand’ın Cooper’ı bir misafir gibi ağırlaması ve turist rehberliği yapması doğal değil. Cooper’ın üssün gizliliğini bozduğu ve herkesin başındaki adamın biraz otoriter olması gerektiği düşünülürse. Bunun asıl nedeni Nolan’ın seyirciye bilgi vermek için yan karakterleri kullanması. Hatta bir tek bu yöntemi kullanması. Murphy’nin yanında birden biten arkadaşı ve arkadaşına o arabada yaptığı bilgi aktarımları bunu etkili şekilde vurguluyor. Bir tek yan karakteri kullanarak bilgi verme taktiği yetersiz kalıp filmin gerçekliğini zedeleyerek bir hataya dönüşüyor.

Muhafazakarlar, Uzay Bütçesi Kesintileri ve İHA

Filmin, Nolan’ın ilk filmleri ile karşılaştırılıp vasat görülmesi tesadüf değil. Çünkü Nolan bize bir filmin tarafsız olmadan iyi olamacağını bir kez daha kanıtlıyor. Yedi Samuray tarzı bir anlatımla hem kendi kültürünüzü hem de insanlığı ilgilendiren bir noktaya değinip kendinizi ölümsüzleştirebilirsiniz. Ya da günümüz politikacılarının kavgaları arasında ısmarlama bir film ile yer alıp yarınlarda unutulabilirsiniz.

Matthew McConaughey ve Anne Hathaway

Matthew McConaughey ve Anne Hathaway

Sahi ya filmin başında gördüğümü insansız hava aracına ne oldu? Olduğu gibi duruyor tabi ki. Çehov‘un silahı gösterildi ama patlamadı. Bir amacı yokmuş. Aslında var, bize insansız hava araçlarının (İHA) aslında tarıma yardımcı olabilecek bir araç olduğunu anlatıyor. Halbuki insansız hava araçları icat ve kullanım amacı itibariyle tamamen pilotsuz bomba yollama amaçlı askeri araçlardı.

Amerika’da, Muhafazakar politik kesim NASA ve İHA’ları destekliyor. Liberaller ise karşı. İHA’ların kolaylıkla silahlandırılabileceğini ve farkedilmelerinin zor olduğunu söylüyorlar. Yakın zamanda Atatürk Havalimanı’na izinsiz giren İHA’yı hatırlayın. Yine NASA’ya birçok harcama yapılmasına rağmen elle tutulur bir şey elde edinelemediğinden yakınıyorlar. Bu açıdan film, Nolan’ın muhafazakarlara ilk desteği değil.

Nolan, Uykusuz gibi güzel bir filmden sonra yapım şirketi Section Eight‘ten ayrılıyor. Ve Warner Bros.‘a geçiyor. Tesüdüf o ki politik yan ondan sonra ortaya çıkıyor. Batman serisini hatırlarsanız tamamen eski Gotham’dan kopmuş. Gerçek metropolitanlarda geçen bir hikayeydi. Joker’in terörist varı eylemlerini ve deneylerini de hatırlarsınız. Bu da Nolan’ın politik bir yansıması. Halkta algıyı değiştirme çabası. Çünkü muhafazakarlar terörismle mücadeleye önem veriyor. Liberaller ise aksine bu tür uygulamaların islamofobi ve ırkçılık gibi etkenlere neden olduğu görüşünde.

Yıldızlararası kara delik

Yıldızlararası filmindeki kara delik tasviri.

Sona Gelirken

Sonuç olarak, bu filmin mesajı ne? Pek bir mesajı yok. Muhafazakar politikalar için algı değiştirmeyi amaçlıyor. Gişeyi amaçlıyor. Bunu başarıyor da. Çünkü büyük, epik olayları ve keşfedilmemiş yeni dünyaları anlattığınızda gişe rekorlarına daha yakın oluyorsunuz. James Cameron’un filmlerini hatırlayın. Epik konular ve keşfe hazır yeni dünyalar. Güzel bir gişe denklemi. Yıldızlararası’nın iyi bir film olma ya da Oscar kazanma gayretinde olsa, kendi içindeki gerçekçiliğine ve bilimsel gerçekçiliğine daha dikkat ederdi. Bu bir seçim meselesi. Nolan bunun aksine hayal dünyasına uzanış filmi çekmiş. Ve mutlu sonla bitmesini istemiş. Copper’ın geri dönebilmesi filmin en zayıf kompozisyon yönü. Çünkü gerçekte dönemez, dönmemeli. Karadelikten geçerken bile ölür. Yine bu parça eklendiğinde filmin ilk bölümünün olay mantığını da vuruyor. Ve akla bir çok soru getiriyor. Bu yüzden film yeterince iyi işlenmemiş eleştirilerine maruz kalıyor.

Elimize, belgesel tadıyla başlayan bilim kurgu ile devam eden ve sonu bağlayamayınca fantastik türe geçen bir film var. Tüketmesi zevkli ve tatmin edici bir film. Bizi araştırmaya iten bir film; Murphy ve Yhprum kanunları, solucan delikleri ve kara delikler, tesseract. Ortalamanın üstünde ama iyi bir film değil. Öyle bir amacı da yok. Hepinize güzel seyirler.

Not: Eğer kolonileşme gibi konuları seviyor ve solucan deliklerinde yolculuk yapmak istiyorsanız. Spore isimli güzel bir oyun var.

Auteur teorisi

Auteur, bir yönetmenin filmine kendi belirginliğini, işaretini veya imzasını koymasıdır. Stüdyo müdahalelerine ve kolektif sürece rağmen filmde auteur yaratıcı sesi daha belirgindir. Bunun sonucu olarak film sadece yönetmenin ismi ile anılmaya başlar. Akira Kurosawa filmi gibi. Çünkü bırakılan iz, izlediğiniz filmin yönetmenini bilmeseniz dahi onu fark edebileceğiniz kadar belirgindir.

Auteur sözü ilk olarak 1950’li yıllarda André Bazin tarafından Cahiers du cinéma (Sinema Defterleri) isimli Fransız sinema dergisinde kullanıldı. Bu belirli aralıklar devam etti ve daha sonraları terim Fransız eleştirmenler ve filmciler arasında yaygınlaşmaya başladı. Françoiş Truffaut, Jean-Luc Godard, Claude Chabrol ve Jacques Demi gibi isimler çalışmalarıyla terimi yaygınlaştırdı.

1962 yılında Amerikan film eleştirmeni Andrew Sarris, terimi Amerika’ya tanıttı. Çoğu ünlü yönetmen auteur olarak anılmaya başladı. Bunlar, 1958’den 1960’ların sonuna dek süren Fransız Yeni Dalga akımına dahil değildiler. Fakat kendilerini Hollywood’un stüdyo sisteminden ayırt edebilen vasıflara sahip isimlerdi. Kendi işleri üzerine ayırt edici işaretlerini bir nevi hatırlanacak imzalarını atan isimlere auteur diyoruz. Bu da anlatım tarzlarının stüdyo yönetmenleri standartlarından farklılığı ile ortaya çıkıyor. Yine de Charles Chaplin ve Alfred Hitchcock gibi stüdyo yönetmenleri de auteur olarak anılır.

Auteur teorisi Hollywood’da popüler değildi. Çünkü, Hollywood’un stüdyo çağında, yapımcıların filmlere hükmettiği bir anlayış vardı. Yine senaryo yazarları da filmin tek bir kişiye atfedilmesine şiddetle karşıydılar. Bu karşıtlığa rağmen günümüz eleştirilerinde halen Kurusowa filmleri, Fellini filmleri veyahut Bergman filmleri gibi ifadelere ve auteur kullanımına rastlayabiliriz.