Aynı Hikaye, Farklı Gün

Zafer (Cem Yılmaz), warez işine veda etmeye karar veriyor.

Cem Yılmaz, yeni filminde ana karatkeri Zafer ile karşımıza çıkıyor.

Pek Yakında, hayatını rayına koymaya çalışan Zafer (Cem Yılmaz) adında bir adamın hikayesi. Zafer, ne aile ilişkisinde ne de mesleki hayatında belli bir düzen kuramıyor. Son bir umut, bir senaryo projesi ile işleri yoluna koymaya uğraşıyor. Bakalım bu sefer ne kadar başarılı olabilecek? Bu uğraş esnasında geçmişi ve çelişkileri peşini bırakacak mı?

Absürt komedi tarzındaki film Cem Yılmaz imzası taşıyor. Yılmaz, senaryo, yönetmenlik ve başrol gibi kısımların hepsini üstleniyor. Bu da filme tamamen kendi ağırlığını vermesine sebep oluyor. Hikaye Yılmaz’ın eski filmlerine yakın, oyuncuların büyük bir kısmı aynı.

Konusu

Senaryo için ilk çalışmalar

Senaryo için ilk çalışmalar

Zafer korsan dvd satarak geçimini sağlıyor. Yasal olmayan mesleği yüzünden karısı ile ayrılma noktasına geliyor. Tesadüfen rastladığı Ahben’in (Zafer Algöz) yıllardır filme alamadığı senaryosunu prodükte etmeye karar veriyor. Bunu hem korsancılık sektöründen bir kurtuluş hem de karısı ile arasını düzeltme fırsatı olarak görüyor. Ve hayatında bir dönemeçe giriyor.

Cem Yılmaz kendi rolü için saf iyi ve doğru yolu gösteren klişe bir karakter oluşturmuyor. Karakteri daha derin bir yapıya sahip. Hayatta dikiş tutturamayan ve rüzgarda savrulan biri.

Absürt komedi senaryosu nasıl olmalı?

İlk 15 dakikasında mükemmel bir dramatik kompozisyonla karşılaşıyoruz. Bu şekilde devam edebilse belki de Türk sinema tarihinin klasikleri arasına girebilecekken umursamaz bir tavır takınıyor. Ve absürt komedi tarzına dönüşüyor. Bu kadar güzel başlayıp 180 derece dönen başka bir film yoktur.

Absürt komedi konusunda yeterince güçlü değil. Bu türde Monty Python ve Şarküteri gibi klasikler akla geliyor. Yakın zamandan güzel bir örnek olarak Felekten Bir Gece‘de bu filmler arasında yerini alıyor. Bu filmler kendi içerisinde bir mantığa sahip, ne yaptığını kendince açıklayabilir. Öte yandan Pek Yakında filmi yaptığı absürtlükleri açıklamakta yetersiz. Kısacası filmin ne kendi içinde ne de gerçek dünyada tutarlı bir gerçekçiliği var.

Karakter derinliği seyirciyi filme çekmekte ne kadar etkili?

Mükemmel başlangıcın ana nedeni iyi yazılmış ve seyirciyi hikayenin içine karakterler. Türk sinemasının sorunlarına dair gerçekçi ince dokunuşlar. Başlangıç bölümü karakterlerin tanıtımına ayrılıyor. Peki nasıl insanlar tanıyoruz?

Cengiz Bozkurt, Suat rolüyle karşıt karakteri canlandırıyor.

Cengiz Bozkurt, Suat rolüyle karşıt karakteri canlandırıyor.

Ahben, Sunset Bulvarı filmindeki Norma Desmond karakteri ile büyük benzerlikler taşıyan bir karakter. Yıldızı sönmüş bir insanın eski günlerini arayışı ve son bir proje denemesi. Özkan Uğur’un oynadığı  Ejder karakteri daha nevi şahsına münhasır biri. Eski Türk filmlerine sanat ekipmanı, dekor ve köstüm tedarik eden bir dükkanı var. Ve yeşilçam koleksiyonculuğu da yapıyor. O da teknolojinin gelişimi ile (CGI vb.) unutulmaya yüz tutmuş bir sima.

İlk zamanlarda bu derin karakterlerle ciddi bir tarzda ilerleyen bir film var. Daha sonra işler film çekimlerine gelince Boğaç Boray (Ozan Güven) gibi klişe nüanslarla süslenmiş yüzeysel bir karakter karşımıza çıkıyor. Suat (Cengiz Bozkurt) karakteri ilk görüntü itibariyle Erdal bakkal hissiyatını veriyor. Bunda tekrar bir komedi karakteri oynaması veya ses tonu  değişikliğinin pek olmamasının etkeni olabilir. Sanki Leyla ile Mecnun dizisinde başka bir fantastik sahne izliyoruz da Erdal bakkal yine tarz değiştirmiş gibi duruyor. Tabi ki, Peter Sellers gibi şekilden şekile girmesi beklenemez. Fakat aynı dizide rol arkadaşı Ahmet Mümtaz Taylan Kelebeğin Rüyası filminde bu hissiyatı iyi kapatıyordu.

Ünlü oyuncuların filmde bir anda görünüp çıkması (cameo) filme bir güzellik katmamış. Cameolar olmasa idi film ne kaybederdi? Belki bir kaç reklam eksik kalırdı. Filmdeki reklam yoğunluğu düşünüldüğünde iyi de olurdu. Film içecek firmaları tarafından ele geçirilmiş.

Sona doğru gelirken

Hastane ziyaretindeki sahne hatırlanırsa yönetmenin dramaturjiye pek de önem verdiği söylenemez. Filmler gerçeğin bir yansıması olmalı. Sanat, gerçeği hiçbir zaman yakalayamacak olsa da ona en yakın olanı yakalama gayesi gütmeli. Tabi ki, sinema sanatı bir çok damak tadına ve geniş yelpazede özgün anlatımlara tanık oluyor. Ve bunlardan kimileri başarılı da oluyor. Bu da sinema sanatında kesin doğru diye keskin kenarların olmadığının göstergesi.

Kısacası, film dolu dolu başlayıp, mesajlarını verip sonra makarasına bakıyor. Bir yerden sonra mantık aramadan izleyebileceğiniz bir film. Arada zekice esprilere ve güzel nüanslara sahip. Cem Yılmaz’ın diğer filmlerine yakın bir konusu var. Gişeyi hedefleyip başaran bir film. Absürt komedi ve trajikomik olma arasında gidip geliyor. Bu esnada dramatik geçişleri pek sağlam değil.

Güzel seyirler…..

Yıldızlararası ve Muhafazakarlar

Yıldızlararası ya da Interstellar, Christopher Nolan‘ın hayranlarını tatmin eden son filmi. Yakın gelecekte geçen bu bilim kurgu filmi ana çelişkisini soyu tehlike altında olan insan ırkından alıyor. Daha doğrusu ömrü tükenmekte olan bir dünya. Ve bu insanları yeni arayışlara itiyor.

Yıldızlararası teserakt tesseract

Dünya’yı kurtarmak için yola çıkan Cooper’ın uzay macerası.

Cooper, NASA‘nın emekliye ayrılmış en iyi eski astronotlarından biri. İki çocuğu ve kayın babası ile çiftçi yaşamı sürüyor. Ama içinde hep astronotluk günlerine dair bir özlem var.  Kimden gönderildiği bilinmeyen bir mesaj ile gizli bir NASA üssünün yerini keşfediyor. Çünkü başarısızlıkları sonrası NASA, gereksiz masraf oluşturduğu için, halk tarafından eleştirilere maruz kalmış ve kapatılmış bir kurum. Fakat burada devlet tepki çekmemek için gizliden kuruma yardım ediyor.

Mısır tarlaları, vefat etmiş anne, küçük çocuk tasviri ve keşfedilen bir yer. Bu tema İşaretler filmini fazlaca anımsatıyor. Tutan bir filmin ana öğeleri. Fakat Interstellar’ın en büyük eksiği sürekli ben bir filmim diye izleyiciye bağırması. Son sekansa kadar filme kendinizi kaptıramıyorsunuz. Bunda birçok etmen olabilir.

Cooper ve çocuklarının mısır tarlaları içindeki kovalamacası başarılı oluyor.

Cooper ve çocuklarının mısır tarlaları içindeki kovalamacası başarılı oluyor.

İlki başlangıç itibariyle aile tablosunun istenilen gerçeklikten uzak yapay bir izlenim vermesi. Yine de mısır tarlalarına arabayla girilen sahne ayrı tutulmalı ki oldukça zevkli. Bir diğer etmen uzay istasyonundaki dekorların yavanlığı. Filmde kendini doğrular nitelikte fırlatma esnasında kontrol odası gibi görüntüleri es geçip geçiştiriyor. Ve direk fırlatılan roketten tek kare ile uzaya gidiyoruz. Bu yavanlığı gerçek NASA tesisleri resimleri kontrol ederek doğrulayabilirsiniz.

Oyunculuk ve Karakter Zayıflıkları

Malesef oyuncularının neredeyse tamamının zayıf kaldığı bir film ile karşı karşıyayız. Matt Damon haricinde kimse sahneye hakim olup seyirciyi kendine çekemiyor. Profesör Brand karakterinin klişeliği Michael Keane’in oyunculuğunu ciddi etkiliyor. Murphy’nin büyümüş hali hep gerilimli ve duygusal anlarda karşımıza çıktığı için keza seyirciyi avucuna alıyor. Anne Hathaway ise filmin en zayıf halkası. Eğer kendisine özel bir hayranlığınız yoksa astronot rolüne ne kadar eğreti durduğunu fark edebilirsiniz.

Anne Hathaway Yıldızlararası

Anne Hathaway filmde astrofizikçi Amelia rolünde.

Profesör Brand’ın Cooper’ı bir misafir gibi ağırlaması ve turist rehberliği yapması doğal değil. Cooper’ın üssün gizliliğini bozduğu ve herkesin başındaki adamın biraz otoriter olması gerektiği düşünülürse. Bunun asıl nedeni Nolan’ın seyirciye bilgi vermek için yan karakterleri kullanması. Hatta bir tek bu yöntemi kullanması. Murphy’nin yanında birden biten arkadaşı ve arkadaşına o arabada yaptığı bilgi aktarımları bunu etkili şekilde vurguluyor. Bir tek yan karakteri kullanarak bilgi verme taktiği yetersiz kalıp filmin gerçekliğini zedeleyerek bir hataya dönüşüyor.

Muhafazakarlar, Uzay Bütçesi Kesintileri ve İHA

Filmin, Nolan’ın ilk filmleri ile karşılaştırılıp vasat görülmesi tesadüf değil. Çünkü Nolan bize bir filmin tarafsız olmadan iyi olamacağını bir kez daha kanıtlıyor. Yedi Samuray tarzı bir anlatımla hem kendi kültürünüzü hem de insanlığı ilgilendiren bir noktaya değinip kendinizi ölümsüzleştirebilirsiniz. Ya da günümüz politikacılarının kavgaları arasında ısmarlama bir film ile yer alıp yarınlarda unutulabilirsiniz.

Matthew McConaughey ve Anne Hathaway

Matthew McConaughey ve Anne Hathaway

Sahi ya filmin başında gördüğümü insansız hava aracına ne oldu? Olduğu gibi duruyor tabi ki. Çehov‘un silahı gösterildi ama patlamadı. Bir amacı yokmuş. Aslında var, bize insansız hava araçlarının (İHA) aslında tarıma yardımcı olabilecek bir araç olduğunu anlatıyor. Halbuki insansız hava araçları icat ve kullanım amacı itibariyle tamamen pilotsuz bomba yollama amaçlı askeri araçlardı.

Amerika’da, Muhafazakar politik kesim NASA ve İHA’ları destekliyor. Liberaller ise karşı. İHA’ların kolaylıkla silahlandırılabileceğini ve farkedilmelerinin zor olduğunu söylüyorlar. Yakın zamanda Atatürk Havalimanı’na izinsiz giren İHA’yı hatırlayın. Yine NASA’ya birçok harcama yapılmasına rağmen elle tutulur bir şey elde edinelemediğinden yakınıyorlar. Bu açıdan film, Nolan’ın muhafazakarlara ilk desteği değil.

Nolan, Uykusuz gibi güzel bir filmden sonra yapım şirketi Section Eight‘ten ayrılıyor. Ve Warner Bros.‘a geçiyor. Tesüdüf o ki politik yan ondan sonra ortaya çıkıyor. Batman serisini hatırlarsanız tamamen eski Gotham’dan kopmuş. Gerçek metropolitanlarda geçen bir hikayeydi. Joker’in terörist varı eylemlerini ve deneylerini de hatırlarsınız. Bu da Nolan’ın politik bir yansıması. Halkta algıyı değiştirme çabası. Çünkü muhafazakarlar terörismle mücadeleye önem veriyor. Liberaller ise aksine bu tür uygulamaların islamofobi ve ırkçılık gibi etkenlere neden olduğu görüşünde.

Yıldızlararası kara delik

Yıldızlararası filmindeki kara delik tasviri.

Sona Gelirken

Sonuç olarak, bu filmin mesajı ne? Pek bir mesajı yok. Muhafazakar politikalar için algı değiştirmeyi amaçlıyor. Gişeyi amaçlıyor. Bunu başarıyor da. Çünkü büyük, epik olayları ve keşfedilmemiş yeni dünyaları anlattığınızda gişe rekorlarına daha yakın oluyorsunuz. James Cameron’un filmlerini hatırlayın. Epik konular ve keşfe hazır yeni dünyalar. Güzel bir gişe denklemi. Yıldızlararası’nın iyi bir film olma ya da Oscar kazanma gayretinde olsa, kendi içindeki gerçekçiliğine ve bilimsel gerçekçiliğine daha dikkat ederdi. Bu bir seçim meselesi. Nolan bunun aksine hayal dünyasına uzanış filmi çekmiş. Ve mutlu sonla bitmesini istemiş. Copper’ın geri dönebilmesi filmin en zayıf kompozisyon yönü. Çünkü gerçekte dönemez, dönmemeli. Karadelikten geçerken bile ölür. Yine bu parça eklendiğinde filmin ilk bölümünün olay mantığını da vuruyor. Ve akla bir çok soru getiriyor. Bu yüzden film yeterince iyi işlenmemiş eleştirilerine maruz kalıyor.

Elimize, belgesel tadıyla başlayan bilim kurgu ile devam eden ve sonu bağlayamayınca fantastik türe geçen bir film var. Tüketmesi zevkli ve tatmin edici bir film. Bizi araştırmaya iten bir film; Murphy ve Yhprum kanunları, solucan delikleri ve kara delikler, tesseract. Ortalamanın üstünde ama iyi bir film değil. Öyle bir amacı da yok. Hepinize güzel seyirler.

Not: Eğer kolonileşme gibi konuları seviyor ve solucan deliklerinde yolculuk yapmak istiyorsanız. Spore isimli güzel bir oyun var.

Gençlik

Gençlik veya Boyhood, Mason isminde bir çocuğun 5 yaşından 18 yaşına kadar olan hayatını konu alan bir film. Gençlik, son günlerin popüler bir dram filmi. Üst kabukta bir çocuğun hayatını anlatıyor gibi duruyor. Fakat altta Amerikan aile yapısını ve bir annenin tek başına iki çocuğu ile geçim derdini anlatıyor.

Ellar Coltrone, eksen karakterimiz (protagonist) Mason'ı canlandırıyor.

Ellar Coltrone, eksen karakterimiz (protagonist) Mason’ı canlandırıyor.

Film oyuncularını araştırdığınızda, bu çocuğun ergenliğini kim oynamış dediğinizde, bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. Çünkü aynı oyuncularla 12 sene boyunca filme alınmış bir senaryo. Bu gerçeklik konusunda bir avantaj. Yine çokça yapılan bir uygulama olmadığı için filmin diğerleri arasından sıyrılmasına yardım ediyor. 118 mekan ve 400 üzeri oyuncu kullanımını da düşünürsek maddi açıdan dram türü filmlerin pek almadığı bir risk.

Bir bakıma, aile içi şiddet, ailevi ayrılık ve alkol bağımlılığı gibi sorunların çocuklar üzerinde etkisini anlatıyor. Amerikan kültürü ve aile yapısını başarıyla yansıtan bir film. Amerikalıların silah ve beyzbol sevdasından, aileleriyle vakit geçirme tarzlarına kadar, hatta Obama propagandasına varan bir anlatımı var.

En güzel yanlarından biri, kendine ait bir atmosferi, bir ruhu olması. Doğada manzaraya karşı dinlenmek gibi dingin bir hissiyat veriyor. Mezuniyet, reşitlik, ilk sevgili gibi gençliğin ilklerine tanık oluyoruz.

Yönetmen Richard Linklater'ın vazgeçemediği oyuncusu Ethan Hawke bu sefer baba rolüyle karşımızda.

Yönetmen Richard Linklater’ın vazgeçemediği oyuncusu Ethan Hawke bu sefer baba rolüyle karşımızda.

Belli bir sonu olmadığı için, bir kompozisyona sahip olmadığı ve belgesel tadında olduğu eleştirisi alıyor. Fakat dikkatlice baktığınızda film buna kendi içinde bir yorum yapıyor. İnsan hayatını konu alan bir film. Ve insan hayatı da ölüm düşünüldüğünde boş bir hayat. Hayatın amacı ne sorusunun pek de bir cevabı yok. En azından filmimize göre. Böyle olunca da filmi bir sona oturtmaya gerek kalmıyor. Mason’un babasının dediği gibi “Yaşıyoruz işte.”

Başkalarının ne dediğini düşünmemek, tembel dahiler, kötülüğün babası içki gibi bir çok konuya kendince eleştiri getiren bir film. Fakat bunu yaparken görsel bir anlatım yerine diyalogları kullanıyor. Amir Khan tarzı basit bir anlatım. Her zaman deriz ya “Bir Müsibet Bin Nasihattan İyidir.” diye. Filmin asıl ustalığı laf yerine olanları bize yaşatmasıdır. Guguk Kuşu filminde de benzer konular ele alınıyor. Ve orada olanları yaşıyoruz. Filmindeki McMurphy ile Billy arasındaki son diyalogları hatırlarsanız bunun nasıl ustalıkla yapıldığını görürsünüz.

Sonuç olarak, Gençlik, güzel görselleriyle, sıcak anlatımı ve  sakin sesi ile izlenilebilecek bir film. Son yılların en iyi filmleri arasında gösterilse de aşırı marka reklamı ve propaganda tarzı ile kalitesini dibe çekiyor. Buna rağmen, aurası ile sizi içine çekiyor. Hatta, çocuklar için endişelenmeye başlıyorsunuz. Yine izleyicisini insan hayatı üzerine düşünmeye itiyor. İyi seyirler.

Aynı Yıldızın Altında

Aynı Yıldızın Altında ya da The Fault in Our Stars, yazar John Green‘in aynı isimli popüler kitabının bir uyarlaması. 16 yaşında kanser hastası Hazel Grace Lancaster isimli bir kızın hikayesini anlatıyor. Hazel, ailesinin zoruyla katıldığı bir terapi grubunda Augustus Waters isminde bir gençle tanışıyor ve zamanla ona aşık oluyor. Yazar, ana karakterini yazarken gerçek dünyadan esinleniyor.

Hazel ve Augustus

Hazel ve Augustus

Yazar John Green, 2009 senesinde Harry Potter toplantılarında Esther Grace Earl isimli bir kızla tanışıyor. Kanser hastası bu kız onun ilgisini çekiyor. Çünkü yaşamak için yanında bir oksijen tüpü taşımak zorunda. Tıpkı ana karakterimiz Hazel gibi.

Aynı Yıldızların Altında, 12 milyon dolarlık bir bütçe ile 275 milyonluk bir gişe hasılatı yakalıyor. Bu da filmin başarısını ortaya koyuyor. Gişe başarısı iki nokta ile doğru orantılı. Ölümcül hastalığı olan aşıklar klişesi. Benzer aşk filmlerini hatırladınız mı Uzaktaki Anılar ve Kasımda Aşk Başkadır. Ve ikincisi de, popüler bir genç-yetişkin kitabını sinemaya uyarlamak. Sonuçta, işin kolayına kaçan bir gişe filmi ortaya çıkıyor. Ama film bir bağlamda bundan kurtulmayı başarıyor.

Green’in entellektüel birikimi, filmi diğer gişe filmlerinden, bir basamak yukarıya taşıyor. Yazar ölümcül hastalıkları olan çocukların bakıldığı bir hastanede 5 ay çalışmış. Bu deneyimlerini kitapta ortaya koyuyor. Gerçek dünyayı filmin içinde hissedebiliyorsunuz. Bu da melodramlaşmayı önlüyor. Hayata dair yapılmış bu gözlemler, dramın karikatürleştirilmesine engel oluyor. Filmin artılarından biri. Yine de, kitap yazarlarından çıkan senaryoların bir cilvesi midir bilinmez. Çokça felsefik ve  büyük sözler. Sıradan karakterlerimizin ağzından sarf ediliyor.

Hazel giyimiyle tam bir teenage havasında.

Hazel giyimiyle tam bir teenage havasında.

Filmde yoğun ölçüde bir dış ses (anlatıcı) kullanımı var. Hatta bu ses bize filmin başında, her şeyin filmlerdeki gibi mutlu sonla bitebileceğini ama bunun gerçek hayat olduğunu söylüyor. Aksine, bu tür bir anlatım izleyiciyi sinemanın büyülü dünyasından uyandırıp ben bir filmim diyor. Mutlu sonlardan bahsederken Disney‘i simge olarak kullanması, Disney’in kendini mutlulukla ne kadar bağdaştırdığının göstergesi ve bir başarısı.

Uyarı: Yazının devamı, eserin konusu hakkında ayrıntılı bilgi içermektedir.

Filmdeki, mesajlaşmanın içeriğini göstermek için kullanılan çizgi roman tarzı mesaj balonları ve bolca Apple reklamı biraz uygunsuz. Ama markalar gençlere hitap eden böyle filmlerde reklam yapma fırsatını kaçırmaz.

Amsterdam karşımıza gerçek bir şehir olarak değil de güzellikleriyle turistik bir yer olarak pazarlanıyor. Amsterdam’a gittikleri 5 Mayıs günü aslında ulusal bir bayram günü. Aksine sokaklar sessiz ve sakin tasvir edilmiş.

Kızı her seslendiğinde panikle koşan anne iyi bir gözlem. Hazel’in okuduğu kitabın yarım kalan sonu kendi hayatının bir metaforu. Hazel ikisinin de sonunda ne olduğu merak ediyor. Ama elbette bunu bilemeyecek. Isaac, gerçekçi bir şekilde, ölüm ona yaklaştığında cesaretini ve mizacını kaybediyor.

Van Houten neden cenazeye beyaz elbiseyle geliyor. Amerika’dan nefret eden Houten neden herhangi biri için o ülkeye geri dönüyor. Soruları cevapsız kalıyor. Yan öyküler ve yan karakterler zayıf, eleştirisi alan bir film.

Uyarı sonu

Sonuç olarak, Aynı Yıldızların Altında ağlamaklı bir aşk filmi arayanlar için biçilmiş kaftan. Hikaye yönünden zayıf kalsa da, ilginç ayrıntılara sahip bir senaryo. Sevdiklerinizle beraber güzel seyirler.

Büyük Budapeşte Oteli

Sıcacık renkleri ve samimi ekibiyle, Zubrowka Cumhuriyet’indeki altın günlerini yaşayan Büyük Budapeşte Oteli’nin hikayesi. Füniküler  ray sistemiyle bu otele ilk adımımızı atıyoruz. Otel konsiyerji M. Gustave sayesinde her şey bir saat gibi tıkırında. Ta ki onun başı belaya girene dek.

Büyük Budapeşte Oteli

Büyük Budapeşte Oteli, şeklini ve renklerini Çek Cumhuriyeti’ndeki Palace Bristol Hotel’den alıyor.

Büyük Budapeşte Oteli, hakkında fazla kelam edilecek filmlerden değil. Daha ziyade izleyerek yani yaşayarak tadını almanız gereken filmlerden. Ünlü yönetmen Wes Anderson her zaman ki gibi filme kendi havasını katıp auteur etkisini göstermiş. Bu şöyle bir şey, filmi izlediğiniz de yönetmenini tanımasanız bile anlatım tarzından tahmin edersiniz. Bu film Hayao Miyazaki’nin ya da Tim Burton’ın diyebilirsiniz. Wes Anderson da o tür bir yönetmen. Bu da bize Moonrise Kingdom ve Fantastic Mr. Fox (Yaman Tilki) gibi filmleri tekrar tatma imkanı sunuyor.

Savaş zamanı dünyadaki gelişmelere kapalı kendi lüks ve mutlu dünyasını yaşayan bir otelden bahsediyoruz. Otel konsiyerji M. Gustave, otele herşeyini veren mükemmeliyetçi bir karaktere sahip. Eski centilmenlerden biri. Gustave, Zero (Sıfır) isimli yeni bir lobi görevlisini yamak olarak işe alıyor. Gustave’nin garip bir huyu yaşlı ve sarışın kadınlardan hoşlanması. Belki de otele bu kadar müşteri çekilmesinin asıl sebeblerinden biri. Ve bir gün, bu sevgililerinden biri, Madam D. esrarengiz şekilde ölüyor. Ondan kalan değerli Elmalı Oğlan tablosu mirası, Gustave’yi zorba akrabalarla miras kavgası içerisinde bırakıyor. Ve Gustave ile yamağı Zero bu maceralar silsilesi içerisinde savrulmaya başlıyor.

Ralph Fiennes Gustave

Ralph Fiennes, M. Gustave rolüyle seyirci karşısında.

Farklı tatlılığa sahip film, basit bir hikaye iskeleti üzerine şekillendirilmiş görünüyor. Yine de ironik mizah anlayışı ile sosyal mesajlarını vermeyi başarıyor. Karakterlerimiz film boyunca zorbalar ve zorbalıkla mücadele veriyor. Aslında filmin çekici yanı hikayesinden ziyade kurulan ortam ve görsel şölen. Bunda Anderson’un renkler üzerindeki hassasiyetinin katkısı büyük.

Wes Anderson filmlerinin en dikkat çekici yanlarından birisi de renkler. Bu filmde, her dönemin renkleri farkı. Belki de renkler dönemleri birbirinden ayırmak için iyi bir araç olmuş. 1930’ları tasvir etmek için solgun ve doymamış renkleri tercih etmiş. 1960’lar içinse daha cüretkar, zengin sarı, altın ve yeşil renklere rastlıyoruz. 1980’ler içinse üzerinde pek oynanmamış daha doğal renkler kullanılmış. Yine her dönem için 1.33, 1.85 ve 2.35:1 gibi ayrı ayrı çerçeve oranları kullanılmış. Bunlar ne kadar etkilidir bilinmez. Ama farklı bir damak tadı verdiği kesin.

Yaratılan bu fantastik dünya tamamen mükemmel değil. Samimiyetinin hatrına göz ardı edilebilir bazı eksiklikleri var. Filmde yaşanan olayların absürtlüğü filmin kendi içerisindeki gerçekçiliğini zedeliyor. Ve karakterler de olayların etkilerine gerçeküstü tepkiler veriyor. Fantastik dünyanın, çizgi film karakterleri gibi. Mesela, silah sesini duyunca bir anda birbirine ateş açmaya başlayıp birbirine giren rütbeliler gibi. Bu ironik bir mizah olarak artı kazansa da, filmin dramaturjisini zayıflatıyor.

Sonuç olarak, açık pembe duvarlı, kırmızı kilimli bir otel. Koyu mor giyimli ekibi ile. Birbirinden ünlü oyuncuların bir iki sahneliğine görüntüye girip çıkması ile. Ve Anderson’un nev’i şahsına münhasır mizah anlayışı ile sizleri bekliyor.