Aynı Hikaye, Farklı Gün

Zafer (Cem Yılmaz), warez işine veda etmeye karar veriyor.

Cem Yılmaz, yeni filminde ana karatkeri Zafer ile karşımıza çıkıyor.

Pek Yakında, hayatını rayına koymaya çalışan Zafer (Cem Yılmaz) adında bir adamın hikayesi. Zafer, ne aile ilişkisinde ne de mesleki hayatında belli bir düzen kuramıyor. Son bir umut, bir senaryo projesi ile işleri yoluna koymaya uğraşıyor. Bakalım bu sefer ne kadar başarılı olabilecek? Bu uğraş esnasında geçmişi ve çelişkileri peşini bırakacak mı?

Absürt komedi tarzındaki film Cem Yılmaz imzası taşıyor. Yılmaz, senaryo, yönetmenlik ve başrol gibi kısımların hepsini üstleniyor. Bu da filme tamamen kendi ağırlığını vermesine sebep oluyor. Hikaye Yılmaz’ın eski filmlerine yakın, oyuncuların büyük bir kısmı aynı.

Konusu

Senaryo için ilk çalışmalar

Senaryo için ilk çalışmalar

Zafer korsan dvd satarak geçimini sağlıyor. Yasal olmayan mesleği yüzünden karısı ile ayrılma noktasına geliyor. Tesadüfen rastladığı Ahben’in (Zafer Algöz) yıllardır filme alamadığı senaryosunu prodükte etmeye karar veriyor. Bunu hem korsancılık sektöründen bir kurtuluş hem de karısı ile arasını düzeltme fırsatı olarak görüyor. Ve hayatında bir dönemeçe giriyor.

Cem Yılmaz kendi rolü için saf iyi ve doğru yolu gösteren klişe bir karakter oluşturmuyor. Karakteri daha derin bir yapıya sahip. Hayatta dikiş tutturamayan ve rüzgarda savrulan biri.

Absürt komedi senaryosu nasıl olmalı?

İlk 15 dakikasında mükemmel bir dramatik kompozisyonla karşılaşıyoruz. Bu şekilde devam edebilse belki de Türk sinema tarihinin klasikleri arasına girebilecekken umursamaz bir tavır takınıyor. Ve absürt komedi tarzına dönüşüyor. Bu kadar güzel başlayıp 180 derece dönen başka bir film yoktur.

Absürt komedi konusunda yeterince güçlü değil. Bu türde Monty Python ve Şarküteri gibi klasikler akla geliyor. Yakın zamandan güzel bir örnek olarak Felekten Bir Gece‘de bu filmler arasında yerini alıyor. Bu filmler kendi içerisinde bir mantığa sahip, ne yaptığını kendince açıklayabilir. Öte yandan Pek Yakında filmi yaptığı absürtlükleri açıklamakta yetersiz. Kısacası filmin ne kendi içinde ne de gerçek dünyada tutarlı bir gerçekçiliği var.

Karakter derinliği seyirciyi filme çekmekte ne kadar etkili?

Mükemmel başlangıcın ana nedeni iyi yazılmış ve seyirciyi hikayenin içine karakterler. Türk sinemasının sorunlarına dair gerçekçi ince dokunuşlar. Başlangıç bölümü karakterlerin tanıtımına ayrılıyor. Peki nasıl insanlar tanıyoruz?

Cengiz Bozkurt, Suat rolüyle karşıt karakteri canlandırıyor.

Cengiz Bozkurt, Suat rolüyle karşıt karakteri canlandırıyor.

Ahben, Sunset Bulvarı filmindeki Norma Desmond karakteri ile büyük benzerlikler taşıyan bir karakter. Yıldızı sönmüş bir insanın eski günlerini arayışı ve son bir proje denemesi. Özkan Uğur’un oynadığı  Ejder karakteri daha nevi şahsına münhasır biri. Eski Türk filmlerine sanat ekipmanı, dekor ve köstüm tedarik eden bir dükkanı var. Ve yeşilçam koleksiyonculuğu da yapıyor. O da teknolojinin gelişimi ile (CGI vb.) unutulmaya yüz tutmuş bir sima.

İlk zamanlarda bu derin karakterlerle ciddi bir tarzda ilerleyen bir film var. Daha sonra işler film çekimlerine gelince Boğaç Boray (Ozan Güven) gibi klişe nüanslarla süslenmiş yüzeysel bir karakter karşımıza çıkıyor. Suat (Cengiz Bozkurt) karakteri ilk görüntü itibariyle Erdal bakkal hissiyatını veriyor. Bunda tekrar bir komedi karakteri oynaması veya ses tonu  değişikliğinin pek olmamasının etkeni olabilir. Sanki Leyla ile Mecnun dizisinde başka bir fantastik sahne izliyoruz da Erdal bakkal yine tarz değiştirmiş gibi duruyor. Tabi ki, Peter Sellers gibi şekilden şekile girmesi beklenemez. Fakat aynı dizide rol arkadaşı Ahmet Mümtaz Taylan Kelebeğin Rüyası filminde bu hissiyatı iyi kapatıyordu.

Ünlü oyuncuların filmde bir anda görünüp çıkması (cameo) filme bir güzellik katmamış. Cameolar olmasa idi film ne kaybederdi? Belki bir kaç reklam eksik kalırdı. Filmdeki reklam yoğunluğu düşünüldüğünde iyi de olurdu. Film içecek firmaları tarafından ele geçirilmiş.

Sona doğru gelirken

Hastane ziyaretindeki sahne hatırlanırsa yönetmenin dramaturjiye pek de önem verdiği söylenemez. Filmler gerçeğin bir yansıması olmalı. Sanat, gerçeği hiçbir zaman yakalayamacak olsa da ona en yakın olanı yakalama gayesi gütmeli. Tabi ki, sinema sanatı bir çok damak tadına ve geniş yelpazede özgün anlatımlara tanık oluyor. Ve bunlardan kimileri başarılı da oluyor. Bu da sinema sanatında kesin doğru diye keskin kenarların olmadığının göstergesi.

Kısacası, film dolu dolu başlayıp, mesajlarını verip sonra makarasına bakıyor. Bir yerden sonra mantık aramadan izleyebileceğiniz bir film. Arada zekice esprilere ve güzel nüanslara sahip. Cem Yılmaz’ın diğer filmlerine yakın bir konusu var. Gişeyi hedefleyip başaran bir film. Absürt komedi ve trajikomik olma arasında gidip geliyor. Bu esnada dramatik geçişleri pek sağlam değil.

Güzel seyirler…..

Reklamlar

Kelebek Misali Kısa Hayatlar

Kelebeğin Rüyası filminin etkileyici maden tasviri

Kelebeğin Rüyası filminin etkileyici maden tasviri

Bugünlerde yaşanan talihsiz Soma kömür madeni faciasının akabininde, tesadüfen, konusunu bilmediğim Kelebeğin Rüyası isimli filmi izleme fırsatı buldum. Film, seyirciye Zonguldak’ın 1941 senesi halini ve kanun zoruyla çalıştırılan işçilerin vaziyetini görme fırsatı sunuyor. Muazzam bir açılış planı ile bir maden ocağının işleyişini gözler önüne seriyor. Karanlıktan yük hayvanı ile gün yüzüne çıkanlar, sepetlerini sırtına yükleyenler, raylarla madene inenler ve akabinde madene askerler tarafından sürüklenen insanlar. Tüm bunların arasında Garip Akımı’nın iki şairi Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) ve Rüştü Onur’un (Mert Fırat) kısa ama öz hayat hikayesine tanık oluyoruz. Yine satır aralarında onlara babalık yapan şair Behçet Necatigil’e (Yılmaz Erdoğan) rastlıyoruz.

Yönetmen ve senarist Yılmaz Erdoğan’ın filmi, İş Mükellefiyet Kanunu’nun Zonguldak’ı etkilediği vakitlerde geçiyor. İkinci Dünya Savaşı’na rastlayan seferberlik döneminde kömür madenlerinin işgücü arzını karşılayamaması sebebi ile insanlar madenlerde kanun zoruyla çalıştırılıyor. İnsanlar, uzayan iş süreleri, düşük maaşlar ve nitekim sağlık durumunun kötüleşmesi gibi koşullarla karşı karşıya geliyor. Dönemin yasalarının herhangi bir sendika kurmaya izin vermemesi iş koşullarının iyileştirilmesini engelliyor.

Erdoğan, senaryo babında elinde birçok güzel temaya sahip. Zorunlu çalışan işçiler, verem hastalığı ve ikinci dünya savaşının yoksulluğu gibi. Fakat ana tema iki şairin aşk hayatları oluyor. Verem ve yoksulluğun zorluğuna güzelce değinilirken mükellefiyet yasası ise arkaplanda kalıyor. Belki de Erdoğan istediği kompozisyonu oturtmakta başarısız kalıp bunları birbiriyle tam harmanlayamıyor. Aslında filmde geçen “Kafana takma Muzaffer, senin savaşın sana yeter” diyalogundan filmin genel tutumu hakkında ipucu veriyor.

Başlarda zengin kız fakir oğlan teması gibi duran Muzaffer Tayyip Uslu’nun hikayesi. Ahmet Mümtaz Taylan’ın canlandırdığı zengin ve kötü baba karakterine rağmen asıl çelişkisini verem hastalığı üzerinden kuruyor. Verem hastası Muzaffer ve Rüştü Onur’a cüzzamlı gibi tavırlar takınan baba, kızının onlarla dolaşmasını istemiyor.

Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ filmdeki oyunculuklarıyla göz dolduruyor.

Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ filmdeki oyunculuklarıyla göz dolduruyor.

Filmde popüler dizilerden hatırladığımız oyunculara rastlıyoruz. Bu da ister istemez dizilerde üzerlerine yapışan tiplemeleri aklımıza getiriyor. Ahmet Mümtaz Taylan, gerekli sadelikte bir performansla bundan ustaca sıyrılıyor. Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ’un oyunculukları gayet başarılı, lakin filmin sonlarına doğru Fırat, performansı ile veyahut senaryodaki karakter gelişimiyle Tatlıtuğ’un oyunculuğunu bastırıyor. Filmin yönetmeni Yılmaz Erdoğan’ı iyi adam rölünde görüyoruz. Bu da aklımıza bazı sorunları getiriyor. Yine Erdoğan’ın 31 yaşındaki eşi Belçim Bilgin genel eleştirilerde de söylendiği gibi liseli kız rolü için eğreti bir duruş sergiliyor.

Yılmaz Erdoğan, filmde yüklendiği iyi adam rolüyle belli bir ölçüde karakteri tehlikeye atıyor. Çünkü hem yönetmen hem oyuncunun aynı olduğu bu tür filmler belli bir hataya düşüyor. Yönetmenin oynadığı karakterin hiçbir zayıf yönü olmaması. Tamamıyla mükemmel olması. Bu, karakterin derinliğini zedeleyip onu iki boyutlu bir tipleme haline getirebiliyor. Yine de Erdoğan’ın çizdiği yazar Necatigil, bu ince çizgiden, okulun daktilosunu ödünç alan ve kağıtlarını öğrencilere daha fazla ödev vererek temin eden bir öğretmen anekdotuyla sıyrılıyor. Ve senarist karaktere insani bir yan katıyor.

Kelebeğin Rüyası, Yılmaz Erdoğanın 5. kez yönetmen koltuğuna oturduğu film oluyor. Başarılı diyalogları ile göz dolduruyor. Yazarların gerçek yaşamı ile aynı doğrultuyu takip ediyor. Edebiyattaki Garip Akımı’nın konularındaki gibi yaşama sevinci, aşk ve ölüm üzerine bir hikaye sunuyor. Yine de dili Garip Akımı’ndaki gibi konuşma dilinin sadeliğinde değil. Çağan Irmak ve Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerle çalışmalarından tanıdığımız görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki güzel kadrajlar çıkarıyor. Durum böyle olunca akla gelen ilk soru görüntünün güzelliği, yönetmeni bastırıp, hikaye anlatımının önüne geçiyor mu?

Filmin en etkileyici sahnelerinden biri.

Filmin en etkileyici sahnelerinden biri.  İki aşığın giriştikleri tehlikeli macera.

Kelebeğin Rüyası, eksiklerine rağmen günümüz Türk sinemasının kalitesini bir adım öne götüren birçok özelliğe sahip bir sinema eseri. İki şairin dostluğu, kelebeğin rüyası kadar kısa hayatları, bu hayata sığdırmaya çalıştıkları aşkları ve şiirleri izlenmek için sizleri bekliyor.